Ana içeriğe atla

GİZLİ CENNETİN İZİNDE

Boats at Akcay Beach

Hey merhaba, ben Otoyol Kraliçesi Elvin. Motosikletinin üzerinde yaşayan bir gezgin-yazar. Motosiklet adlı dergide her ay Demirin Efendisi lakaplı Faramarz Azar ile motorlarımızla yaptığımız gezilerdeki izlenimlerimizi, gezmeyi ve bilmeyi seven motorculara aktarıyorum. İki kitabım var. (Ölümüne Sever Maçolar ve 3000 Yılın Sırları)

Herşey Gelibolu gezimizin sonunda başladı. Alçıtepe köyünde, o balıkçının anlattıklarını dinlerken...

Balıkçı, Kuruoba (Assos yakınları) sahillerinde, -5 km.lik patikayı saymazsanız- sadece denizden gidilebilen bir koydan söz ediyordu: Söylediğine göre asla yağmur almayan, Behramkale’yi görse bile, Behramkale’den görülmeyen, temizlikten suyunun fark edilemediği ıssız bir sahili olan, sadece birkaç balıkçının bildiği gizli bir cennetti burası. “Bektaş köyünü geçince sağa bir yol sapar” dedi, “100 m. sonra da ikiye ayrılır, toprak olandan aşağı inilir” ardından garip bir şekilde gülerek “inebilirsen tabii” diye ekledi. Söylediğine göre bir ihtiyar ve karısı vardı orada; bu koya gitmeyi arzulayacak kadar doğa ve macerayı sevenleri ufak bir ücret karşılığı ağırlıyorlardı. Master (master of iron –demirin efendisi- lakabının kısaltılmışı) ile birbirimize bakıp anında kararı verdik: Gizli Cennet’e gidecektik. Kararımızı duyan balıkçı ise asık yüzle: “Orayı motosikletlerle doldurmaya kalkışmayın” diye tehdit etti; sonra da bizi korkutmak istercesine devam etti: “duyurmağa kalkarsanız üzerinize lanet çöker”.

Bu saçma sözlere aldırmadık tabii... Ama belki de aldırsak daha iyi ederdik!

Ertesi gün öğle saatlerinde Çanakkale’de idik; karargahı her zamanki gibi motorcuların makinalarını resepsiyona çeken Bakır Oteline (Saat kulesinin sağında) kurup geç saatlere dek yolculuğu planladık. Sabaha erkenden yola çıktık.

Önce 25 km. ötedeki Truva’yı gezdik. (Çanakkale’den 20 km. sonra sağa sapılıp, 5 km.lik iki şeritli güzel yol ile gidiliyor. Dileyen girişte sağdaki iki lokantada bira içip, yemek yiyebilir). Ardından balıkçının tarif ettiği gibi Çanakkale’den ortalama 15-20 km. sonraki minik Assos tabelasından sağa dönüp, 90 km.lik tali yola girdik. Bir kartpostalın içindeydik sanki.

Her şey mükemmeldi. O şirin köy yolu boyunca kasklar dirsekte, garip bir tango yaparmışcasına birbirimizi sollayarak şakalaşmak ne güzeldi. Ama birden terslikler başladı: Bir anda sırtımda dayanılmaz bir acı duyup motoru zorlukla sağa yanaştırdım. Yeleği üzerimden atar atmaz içimden kara bir böcek uçtu gitti, derimde pis bir yara açarak…

Geyikli yönüne doğru akmağa devam ediyorduk ki bu kez de Faramarz sağa çekip yanına gelmemi işaret etti: Bluzunu göğüs bölgesinde top yapmış, böylece içine giren iri böceği hapsetmişti. Artık ikimizin de birer pis yarası vardı.

Bir süre sonra ise yol yapımına yakalandık! Görevliler, yolun dar olması nedeni ile asfalt sandıkları bir şeyleri geçilecek yer bırakmadan iki şeride birden döküyorlardı. Ne bir uyarı, nede kaçacak bir delik bırakmıştı hazretler. Tam 5 km. boyunca sıcak bir zift ve ufalanmış taşların çatırtılı bir sesle motorunuza/arabanıza yapıştığını düşünün! Pırıl pırıl jantlar, amortisörler, radyatör ve silindirler; hatta çizme ve pantalonlarımız bile minik taşlı katrana bulanmıştı. (böyle bir durumda önce ziftin kabasını kurumadan gazete ile alın, ardından -bilinen yol olan gazyağı ile silmek yerine- motorin ile yıkayıp, bir gece bekletin; sabaha tüm ziftin eriyip akmış olduğunu göreceksiniz).

Terslikler bu kadarla da kalmadı; bu kez de girdiğim köhne, unutulmuş benzincinin alaturka tuvaletine, pantalonumun arka cebine koyduğum ve 15 günlük notlarımın yer aldığı ses kayıt cihazım düştü. Master -homurdana öğüre- kubura kolunu dirseğine dek sokup çıkarabildi. Şanslıydık ki Tavaklı iskelesi köyünde içki satan şirin bir bahçe ile karşılaştık: Gardenya. Birer (!!??!) bira içip kendimize geldikten sonra ver elini Türkiye’nin batıdaki en uç noktası olan Bababurnu yakınlarındaki Gülpınar, ardından Bektaş köyü ve sağa doğru içerlere giren patika.

Böylece 5 km.lik, -amatör bir keçinin açtığı- yola girdik. Bayır aşağı virajlarla inen, üzerinde yumruk büyüklüğünde kayalar, bir karış yarıklar olan kumlu bir yol… önünüzde ise mavi bir düşmüşcesine serili deniz… derken motorum kontrolden çıktı; fren tutmuyor, ön tekerlek garip biçimde kayıyordu. 50 m. sürüklendikten sonra kendimi yerde buldum! Gerçi yavaş gittiğim için solumdaki yamaca savrulmamıştım ama bacağım motorun altına sıkışmıştı. Çekmeğe çalıştıkça ağrısı şiddetleniyordu. Master olmasa öyle komik biçimde beş altı saat yatacaktım herhalde. Meğer çamurluğun altında biriken katran, yolun kumlu çamuru ile karışıp tabakalaşmış ve lastiğimi kilitlemişti! Yirmi üç yıllık motorcu olan Faramarz bile şaştı duruma.

Sonunda vardığımız “İbrahim Amca’nın yeri”ni size nasıl anlatayım? Çiçek tarlasında kurduğumuz çadırı mı; Behiye ninenin şifalı otları, sebzeleri, salataları bahçesinden toplayarak pişirdiği yemekleri mi; yoksa mehtabın beş metre önünüzdeki deniz üzerine dökülüşünü, sırtınızı motorunuza dayamış, elinizde içki ile seyretmenin zevkini mi? Balıkçıların gizli koyunu görün diyoruz. Gezginlerce değil, yolu yapılıp “denize sıfır havuzlu(!)” villalarca keşfedilmeden önce …

Eğer oralara giderseniz Assos’un sadece 6km. ötede olduğunu da unutmayın. Barları, ilginç sokakları ve iyi restoranları ile enteresan bir yer Assos. Merkezi olan İskele mevkii ise minik bir koy. Tüm binalar eski antrepolardan bozma olduğundan kendine özgü bir mimarisi var. Burada konaklamak isterseniz Çinili odalar ve kırlangıç sesleri ile bezeli Nazlıhan Hotel’i öneriyorum. Otelin genel havası çok farklı; özellikle de balıkları gerçekten nefis. Parası bol olan için Nazlıhan’ın sahibi Hilmi Selimoğlu’nun Kadırga koyunda da dört yıldız bir tatil köyü de var. (Hilmi bey seçkin bir festival olan Assos festivalinin de ana sponsoru olacak kadar paranın gerçek(!) değerini çözmüş biri. Kendisini olmasa bile sponsorluk kurumunu yakından tanıdığımızdan belirtmeden geçemedim).

Bir mini safari sonrası, çadır atıp ufaktan Robinson takılmak isteyenler için çok hoş bir fırsat...

Haydi... basın gidin yolların ve sınırların üzerinden;

Kim ölmüş ki yaşamaktan?

Elvin Azar
Sat Jul 5, 2003 fotoGezi

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kurtuluş Savaşının Kadın Kahramanları: Şerife Bacı

Yıl 1921, Aralık ayında kar birdenbire bastırmış, Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu-Ankara yolu kapanmıştı. Cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı...

Oğlumla Datça'da

“Palamutbükü’ne gidelim” dedi oğlum. “İyi de nerede kalınır peki?” dedim. Pansiyon araştırdım ama pek matah bir yer bulamadım. Çoğu Palamutbükü ahalisinin işlettiği, internete bakıldığında haklarında türlü şikayetler olan müesseseler. Velhasıl ucuz, temiz, nezih, samimi ve mütevazı bir yer bulamadım. Oğluma “neden Datça’da kalmıyoruz, istediğinde gidip Palamutbükünde doyana kadar yüzersin” dedim. “Uyar” dedi.

Erzincan'da Uzaydan Görünen Atatürk Portresi

Erzincan merkezinin altı kilometre kuzey batısında, Menderes Caddesi üzerinde Işıkpınar köyünün bir kilometre doğusunda, Keşiş Dağı'nın batı yamacında uzaydan bile görülebilen bir Atatürk portresi ve imzası... İşte Google earth'den kendiniz görün...