Ana içeriğe atla

Gizli Cennetler: Efteni, Güzeldere



Fotoğraf çekmenin en iyi yanlarından birisi de gittiğiniz yerlerde karşılaştığınız güzel şeyleri, yaşamı, çevreyi, doğayı, tarihi, insanları fotoğraflamanın yanısıra yalnızca fotoğraf çekmek için belki de başka türlü gitmeyeceğiniz yerlere gitmek ve bu sayede gezmek, görmek...

Geçenlerde fotoğrafçı bir grupla, Akçakoca'ya giderken Düzce'ye uğradık. Ani oldu... Ne işimiz var Düzce'de bile demeye fırsatım olmadı... Düzce'yi belki çokları gibi ben de Ankara İstanbul arasında karayolundan giderken transit geçilen bir yer olarak bilirdim... Ama durun... Kazın ayağı hiç de öyle değil... Haydi gelin birlikte gidip bakalım Düzce'de neler var...

Düzce'de dostlarımız bizi karşılıyorlar ve çay ikram ediyorlar. Biraz oturup çaylarımızı içtikten sonra Efteni Gölüne doğru yola çıkıyoruz. Düzce aslında bir Doğu Karadeniz şehri gibi... Düzcenin güney batısına doğru biraz ilerledikten sonra bitki örtüsü yoğunlaşıyor ve tipik karadeniz görünümü aldı. Karadeniz yaylalarını andıran Hamamüstü köyünden geçtikten sonra dağ yollarında yükselmeye başlıyoruz. Hamamüstü tipik bir bir Karadeniz köyü. Çoğunluğu Giresunlu. Geçerken karşılıklı el sallıyoruz. Köylerdeki bu iletişime ve selamlaşmaya bayılıyorum... Şehirlerde kimse size aldırmaz, kimse el sallamaz. Ama köylerden geçerken el sallıyorlar işte... Elmacık Dağı'na doğru virajlı yollardan biraz ilerledikten sonra oldukça yükseliyoruz. Ve işte ayaklarımızın altında Düzce'nin ismini aldığı düz ovalar ve Efteni gölü uzanıyor. Efteni gölü Gölyaka yakınında çeşit çeşit kuşlara ve bitkilere ev sahipliği yapan çok önemli bir bataklık habitat alanı. Tabii hemen uygun bir yerde duruyoruz ve fotoğraf makinaları boca ediliyor ve işte Efteni Gölü ve cennet vatanımızın gizli cennet köşelerinden bir daha doğrusu iki slide show...

Arabamıza atlıyoruz ve Elmacık Dağı'na doğru yükselen yolculuğumuza orman yollarından devam ediyoruz. Yol ki ne yol ama... Dar mı dar, dik mi dik, uçurum mu uçurum... Sisli mi sisli... O yüzden yeterince fotoğraf çekemedim... Ama muhteşem bir manzarasının olduğunu söyleyebilirim. Kışın da buraların İsviçre Alpleri ve hani internette e-maillerle dolaşan kış manzaraları resimleri gibi olduğunu öğrendim. Daha doğrusu "kışın çok güzel oluyordur burası" diye sordum da anlattılar...

Derken tepede düz bir alana ulaşıyoruz. O hooo burada kampingciler mi istersiniz, karavancılar mı istersiniz... Çadırını, karavanını kapan gelmiş. Millet keyfini iyi biliyor... Biz de bir keşif yaptık sanmıştık...

Ama gerçekten bir keşif yapıyoruz ki sormayın gitsin. Sık ağaçların ve dik vadilerin arasında bizi Güzeldere şelalesi büyük bir uğultuyla karşılıyor... Şelale dimdik ve yüksek bir tepeden büyük bir heybetle akıyor. Ama benim Karadenizli vatandaşım çoktan tepeye çıkmış da mangalını yakmış bile... Sular, uçuşan su damlacıkları, sis ve dumanlar arasından sanki nazlı yarin zülfünü tarar gibi akıyor. Artık aşağıya inip şelaleyi fotoğraflamak farz oldu. Allahtan Orman Müdürlüğü dallardan patika, merdiven ve köprü gibi yerler yapmış da rahatça inip çıkabiliyoruz. Yoksa biraz zor...

Şelale keyfimiz bittikten sonra yukarı çıkıp düzlükteki tesiste alabalıklarımızı yiyoruz. Burada servis aramayın, ama yemeğinizi almayı başarabilirseniz şanslısınız. Hemen alınabilecek bir yiyecek seçmenizi ve başında durarak zorla yaptırıp elinizle almanızı tavsiye ederim. Yoksa işin bir aşamasında eğlenceye dalıp sizi unutabilirler...

Yemekten sonra arabamıza atlayıp Toptepe orman gözetleme merkezine doğru yol alıyoruz. Ama ne yazık ki buradaki orman tesisleri terkedilmiş ve bakımsız kalmış. Burada "mücevher böceği" dedikleri zümrüt gibi bir böcekle de tanışıyorum. Makro fotoğraflarını çekince daha da ilginç oluyor bu böcek... İnanılmaz bir şey. Sanki ayna gibi, görüntüleri yansıtacak kadar parlak...

Aslında Düzce yöresinde keşfedilecek daha yerler ve şelaleler olduğunu da anlıyorum. Ama şimdilik bu kadar. Onlar da sonraki seferlere...

Düzce'de keşfettimiz gizli cennetten sonra arabamıza atlayıp Akçakoca'ya yöneliyoruz. Eee havalar ısındı... Artık Karadeniz zamanı geldi... Ama Akçakoca hikayesi ve fotoğrafları bir sonraki yazıya... O zamana kadar hoşçakalın. Tatile çıkanlara iyi tatiller... Bol bol fotoğraf çekin, dönünce de bizimle paylaşın...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kurtuluş Savaşının Kadın Kahramanları: Şerife Bacı

Yıl 1921, Aralık ayında kar birdenbire bastırmış, Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu-Ankara yolu kapanmıştı. Cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı...

Asteriks, Loreena McKennitt, Enya ve Yozgat

Sabahın erken saatinde tur otobüsünü bekliyorum. Durağa gelen bir kaç hanım "Yozgat'a mı gideceksiniz?" diye soruyor. "Evet" diye cevaplıyorum. İçlerinden birisi "Napacaksınız Yozgat'ta, işiniz mi yok?" diye soruyor. "Siz niye gidiyorsunuz?" diyorum. "Ben Yozgat'lıyım" diyor. Doğrusu bu durum Yozgat hakkındaki genel kanıyı özetliyor. Oysa ben size: "Enya, Loreena McKennitt ve Asteriks aslen Yozgat'lıdır" desem ne derdiniz?

Trikopis ve Atatürk'ün Öyküsü

Yunan ordusu'nun Sakarya Meydan Muharebesi'ndeki yenilgisinden sonra Mayıs 1922'de General Anastasios Papoulas'ın yerine Yunan hükümeti tarafından Küçük Asya Ordusu'nun başına General Hacıanesti başkomutan olarak atandı. Hacıanesti 26 Ağustos 1922'de Türk ordusu'nun başlattığı Büyük Taarruz'dan iki gün sonra görevinden istifa ederek Yunanistan'a kaçtı. Yerine General Nikolaos Trikupis getirildi. Ancak iletişim yetersizliği nedeniyle bu atama kararı iletilemeden Trikopis Halit Bey (Akmansü) komutasındaki 4. Kafkas Fırkasına esir düştü. Mustafa Kemal Paşa ve kurmayları İsmet Paşa (İsmet İnönü), Halit Akmansu, (Dadaylı Halit), Asım Paşa (Asım Gündüz), Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis'i, Uşak İli Merkez Bozkurt Mahallesi, Hisarkapı Uluyolu'nda karargâh binası olarak kullanılan Kaftancızadeler Konağında karşılamış, Başkomutan Trikopis'in silah ve kılıcını teslim almıştır. Yunan Başkomutanı Trikopis kendisine karşı kötü muamele beklerken A...