Ana içeriğe atla

Gezi ve Tatil Rehberi

fotoGezi arşivinden seçmeler:

Antik Likya Yolu

Fethiye yöresini tanımanın en iyi yollarından birisi de yörede yürüyüşler yapmaktır. Fethiye çevresinde birçok yürüyüş parkuru bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi, Fethiye’den başlayarak Kaş’a hatta Antalya’ya kadar uzanan ve Likya kentlerini birbirine bağlayan patikalar zinciridir. Antik dönemlerde “Likya Yolu” olarak adlandırılan bu yol, günümüzde ise yerli ve yabancı doğa ve yürüyüş tutkunlarına inanılmaz güzellikler sunmaktadır. Doğanın ve antik Likya’nın gizemini biraz olsun yakalayabilmek için Likya Yolu’nda yapılacak keyifli bir yürüyüş, yol üzerindeki küçük dağ köylerinde sıcak ve dost insanlarla ve onların yarı göçebe hayatlarıyla tanışma olanağı sunmaktadır...

Marmaris'ten Bir Yelken Öyküsü

...hafifçe dümen kırılır iskele yönüne.. Motorlar kapatılır.. Yelkenler rüzgarla şişer..
Yalnız rüzgarın sesi.. Dalgalar ve hepimiz kıç güvertede toplanmış, büyülenmiş gibi izliyor ve dinliyoruz:
"I am sailing..
stormy waters..
to be there with you..
to be free.."
Yönümüz Göcek, Yassıca adalar ve koylar labirenti.. Muhteşem sakin ve derin bir koya demirliyoruz.. Ilık sulara dalıyoruz. Biz yüzerken güneş adaların arasından batıyor. Güvertede yemeğimizi yiyoruz. Gökyüzünde ışıl ışıl binlerce yıldız... "Ülkemi tanımamışım..." diyorum...


İlçe merkezi Karadeniz'e uzanan burun üzerine kurulu ve denizden oldukça yüksekte olduğu için denize doğru inen yollar ya yokuş ya da merdivenlidir. Dik yokuşlardan birinin başındaki Şile Feneri, yamaç kenarına doğru uzanan büyük bir bahçenin içinde heybetle duran deniz feneri biz misafirlerine gölgelik yaparken, yeşil çam ağaçları arasında çayımızı yudumlayıp, karşımızda her zaman çılgın dalgalarına alışık olduğumuz Karadeniz bizi selamlarcasına sakin, sonsuz mavi ufka kadar uzanmakta idi. Bahçenin kenarına gidince oldukça yüksek bir yerde olduğumuzu fark ettik. Karadeniz'in köpüklü dalgaları, kayaları mağara gibi oymuş ve o gün sakinleştiği için, içine girilebilecekmiş gibi görünüyordu. Beyaz kayaların üzeri yer yer yosun kaplı, aralarında mevsim nedeniyle solmuş çiçekleri görmek mümkündü...

Kızgın Çöllerden Gelen Savaşçı Bir Prenses

Dünya'nın en eski hükümet ve yönetim merkezlerinden ve başkentlerinden birisi... Tarihi boyunca hep bir hükumet merkezi olarak kalmasa da, Londra, Paris, Madrid gibi şehirler daha başkent olmadan önce uzun zamandır önemli bir yönetim merkeziydi. Antik çağlarda büyüleyici güzelliğiyle dillere destan olan savaşçı prenses tarafından işgal edildi ve yönetildi. Masal gibi değil mi? Bu savaşçı güzel kim? Bu başkent neresi dersiniz?


M.Ö. 4. Yüzyıla uzanan Likya'nın, Perdicia isimli yerleşim yerinin bazı kalıntıları kanyonun hemen üstünde yer almakta ve buradaki köy halen o zamanı hatırlatan Faralya ismiyle anılmaktadır. Köyün şimdiki adı Uzunyurt. Köyün, belki şu anda hiçbirisi hayatta bulunmayan en yaşlılarının ilk gençlik yıllarından, vadide yaşayan gizemli kadın Despina'nın asırlık yaşına rağmen köye değiş tokuş için getirdiği yük dolu çuvalların kanyon duvarlarından nasıl çıkartıldığı hatırlanır. Despina vadideki kamping işletmecilerinin halen kullandığı tek göz şömineli evin hanımıydı. Kumsaldaki kayanın üstüne oturup kanyon duvarı arasından denize batan güneşi izlerken belki de denize açılıp bir daha dönmeyen denizci sevgilisini beklerdi. Günlerden bir gün Despina ortadan kayboldu, köylüler onu bir daha hiç göremediler...

Tanrılar Diyarı Nemrut

"Gerçekten tanrılara layık bu heykelleri ben diktirdim. Zeus-Oromasdes'in, Apollon-Mithras-Helios-Hermes'in, Artagnes-Herakles-Ares'in heykellerini ve vatanımın (sembolü olarak) her şeyi besleyen Kommagene'nin bir suretini diktirdim. Aynı taştan yontulmuş olarak ve onlarla birlikte tahtta oturur şekilde, kendi şahsımın bir suretini de, her şeyi duyan tanrıların yanına diktirdim..."

Büyükada'ya Trenle

Tren yolculuklarını çok severim.. Hayat doludur trenler.. Her şey vardır.. Hani önemli olan varmak değil yolculuk etmektir derler ya.. (BMW öyle der..) Pazar günü İstanbul'da, Büyükada'daydım. Harika bir tren yolculuğundan sonra sabah kahvaltımı restoran vagonda Hereke sularının ilk ışıklarını ve körfeze demir atmış uyuyan gemileri izleyerek yaptım. Sabah yakaladığımız ilk ada vapuruyla Kadıköy iskelesinden yola çıktık. Havada bir parça simit kapmak için vapurla yarışan martılarla birlikte adaları teker teker ziyaret ederek öğleden önce Büyükada'ya vardık. İşte size biraz ada, biraz İstanbul getirmek istedim... Bazen bir martının, ya da bir leyleğin gözlerinden... Haydi binin atlı karıncaya, birlikte uçalım...

bir anadolu gezisi : Yedigöller

Mevsimlerin değişmesi ile, doğada yeniden yapılanma başlar. Doğadaki bu değişim her zaman mükemmellik içinde gerçekleşir. Baharla birlikte cıvıl cıvıl olan doğa, sessiz sedasız kışa hazırlanırken, kuşların neşeli kahkahaları ve derelerin coşku dolu sesleri azalır, yerini yağmurun nemine ve rüzgarın sesine bırakır. Yeşil ağaçlar kendi türlerine göre farklı renklere bürünür her sonbahar. Bu renklerle donanmış, her rengin bin bir tonuna sahip milyonlarca ağaçtan oluşan Yedigöller sonbaharda başka bir şiirsellikle kışa hazırlanır. Yeşil çam ağaçlarının arasında bulunan sarı, kahverengi, kırmızı, turuncu renkli ağaçların üzerine sanki birileri gökten boya dökmüştür. Uzaklarda mavi göller küçücük gözükür. Hangi ressam doğayı böyle harika renklere boyayabilir , bu muhteşem peyzajı tuval üzerine aktarabilir bilinmez. Ama bilinen bir gerçek varsa , burada duygularınız birbirine karışır, hayranlık, sevinç, şaşkınlık, mutluluk.!!!!

bir anadolu gezisi: KAPADOKYA

Asya, Avrupa ve Afrika anakaralarının birleşim noktasında yer alan ANADOLU ‘yu gezerken etrafınıza dikkatle bakarsanız, doğal güzelliklerin yanında farklı şeylerin olduğunu görürsünüz. Anadolu, binlerce yılı içine sindirmiş, çeşitli medeniyetleri yüreğine sığdırmış, topraklarında yaşayan insanlara hayat vermiş, ilham vermiştir. İster kuzeyden, ister doğudan, batıdan ya da güneyden başlayın yürümeye , her yerde bir oluşun, yükselişin, yıkılışın veya yeniden var oluşun izlerine rastlarsınız. Gezdikçe onu tanırsınız, anlamaya çalışırsınız. Zaman zaman sevinir, heyecanlanır, şaşırır, üzülür, hayran kalırsınız Anadolu’ya. Sizleri , tüm bu duyguları aynı anda hissedebileceğiniz kendinizi başka bir gezegende, başka bir zaman dilimini paylaştığınızı düşündüğünüz KAPADOKYA’ ya götürüyorum.

bir anadolu gezisi: Akçakoca - Konuralp

Yeşilin her tonunu, hatta en güzelini Karadeniz Bölgesi bizlere sunar. Düzce’ye doğru ilerlerken bizi hiç yalnız bırakmayan fındıklar,buğday tarlaları, ağaçlar,renk renk çiçekler yolculuğumuza renk kattı. Betondan yapılmış şehirlerde yaşarken, doğaya ne kadar da hasret kalıyoruz. Bir çiçek , yeşil bir alan ve ya bir orman görebilmek için kilometrelerce yol kat ediyoruz. Yeşil yaprakların üzerinde yer alan kırmızı , ortası siyah gelincikler bu yanlış yapılaşmaya inat; taşların arasından, bahçe çitlerinin kenarından ya da buğday tarlalarının içinde ‘’ ben buradayım, ne yaparsanız yapın yaşıyorum’’ dercesine kaplamış etrafı.

bir anadolu gezisi: BEYPAZARI

Beypazarı, tarihi ‘’İpek Yolu’’ üzerinde binlerce yıllık geçmişi olan kültürel zenginliği ile sizi kucaklar. Selçuklu ve Osmanlı mimari tarzında tarihi eserleri ve Safranbolu’lu ustaların ilçeye yerleşmesi ile tarihi evler günümüze miras kalmıştır. İlçe sokaklarını gezerken tarihi yolculuğa çıkarsınız. 150-200 yıllık,ahşap evler sizi çok eskilere götürür. Kimbilir bu evlerde neler yaşanmış, ne sevinçler, hüzünler, mutluluklar bilinmez! İki katlı, beyaz badanalı, ahşap çerçeveli bu evlerin içini görmek istersiniz. Sessiz, sakin ama yaşanmış, hayat dolu bu mekanlar sizi tarihin içinde bir yolculuğa götürür.

bir anadolu gezisi: BARTIN, AMASRA

İlkbaharın başlaması ile doğa yeni giysilerini giymeye, toprağı ve ağaçları renklerle süslemeye başlamıştı. Buğday tarlaları yeni yeşillenmiş, tüm tepeler ve toprak yeşil örtüsünü örtmüştü. Yol boyu yeni yeşillenen ağaçları izledim. Bir ay öncesinde kupkuru olan dalları, yeşil yapraklar süslüyordu. Yeni bir baharda var olmanın sevincini, neşesini bizlere ulaştırıyordu. Arada bir henüz yaprakları açmamış ağaçlarda, kütük bölümlerinden dallarına kadar sarılan yeşil sarmaşıklar hoş görüntüler oluşturuyordu. Bu yeşilliğin içinde yola devam ederken Gerede yakınlarında mola verdik. Çamların içinde yer alan mola yerimizde, bir de küçük göl vardı. Otobüsten inince, çam ağaçlarının harika kokusunu ciğerlerimize doldurduk. Bu sırada rehberimiz çam ağaçlarının efsanesini anlattı.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kurtuluş Savaşının Kadın Kahramanları: Şerife Bacı

Yıl 1921, Aralık ayında kar birdenbire bastırmış, Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu-Ankara yolu kapanmıştı. Cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı...

Oğlumla Datça'da

“Palamutbükü’ne gidelim” dedi oğlum. “İyi de nerede kalınır peki?” dedim. Pansiyon araştırdım ama pek matah bir yer bulamadım. Çoğu Palamutbükü ahalisinin işlettiği, internete bakıldığında haklarında türlü şikayetler olan müesseseler. Velhasıl ucuz, temiz, nezih, samimi ve mütevazı bir yer bulamadım. Oğluma “neden Datça’da kalmıyoruz, istediğinde gidip Palamutbükünde doyana kadar yüzersin” dedim. “Uyar” dedi.

Erzincan'da Uzaydan Görünen Atatürk Portresi

Erzincan merkezinin altı kilometre kuzey batısında, Menderes Caddesi üzerinde Işıkpınar köyünün bir kilometre doğusunda, Keşiş Dağı'nın batı yamacında uzaydan bile görülebilen bir Atatürk portresi ve imzası... İşte Google earth'den kendiniz görün...